E-Mail Gönderin
Çağrı Merkezi

F1 HİBRİT TOHUM NEDİR?

Yer küremizde ki biyolojik çeşitlilik kabaca 2 temel kaynaktan beslenmektedir ; bunlar :

a. ya genetik mutasyonlar sonucunda oluşmuş olan ve de normalde olmaması gereken genetik dizilişler ile oluşanlar,

b. ya da doğal yolla birbiriyle gen transferi yapabilen türlerin birbirlerine gen aktarmaları sonucunda ortaya çıkanlar yani melezler (veya hibridler) dir.

Doğada Gen aktarımı çoğunlukla böcekler aracılığı (özellikle arılar), rüzgarın etkisiyle, vb… dış etkenler sayesinde gerçekleşmektedir.

Arı, çiçekten çiçeğe uçarak, erkek organdan aldığı polenleri (üreme materyalini) dişi çiçeğin döl yatağına taşıyıp, döllenmeyi sağlayarak, ziyaret ettiği bu iki birey arasında doğal şartlarda gen aktarımı mümkünse, gen aktarımını gerçekleştirmektedir.

İnsanlar doğayı gözlemleyerek bu sırrı çözmeye başladıklarında melezliğin çok önemli bir özellik olduğu fark etmişler ve 19 ncu yy. da ağırlıklı olarak Mendel’ in çalışmaları sonrasında bu olguyu kuramsallaştırmışlardır.

Hibrid veya melez tohum, aynı bitki türüne ait ve uzak akraba konumunda olan iki doğal bitki kümesi veya popülasyonundan (örneğin A ve B) seçilen saf hatların veya bireylerin birbirleri ile çaprazlanması (A x B) sonucunda elde edilen ilk nesil (f1) melez tohumlara verilen isimdir ; bu teknik ile değişik yöntemler kullanılarak ana veya babada bulunan özelliklerin f1 çocuklarında ortaya çıkıp çıkmadığı belirlenmekte ve böylece yetiştiricilerin yani çiftçilerin en çok istedikleri özellikleri bünyesinde toplayacak olan f1 melezin hangi ana – baba birleşiminden elde edildiği saptanarak, çoğaltıma geçilmektedir.

Ancak f1 melezler genetik yapıları gereği tohum verdikleri zaman yani f2 elde edildiğinde, f1 de ki istenen özelliklerin çok az bir kısmının f2 de korunduğu görülmektedir. Örneğin f1 de bulunan her hangi bir hastalığa dayanıklılık özelliği f2 de kaybolmakta, dolayısı ile bu özelliklere sahip bir çeşit talep eden kullanıcılar her sene yeniden f1 tohum satın alma zorunda kalmaktadırlar. Zaten f1 melezlerin bu özellikleri sayesindedir ki bir çok kişi ve kuruluş bitki ıslahı konusuna yatırım yapmış ve yapmaktadır ; tohum sektörü her sene cirosunun yaklaşık % 13 ila % 15 ini ARGE bütçesine aktararak dünyada tüm sektörler içerisinde araştırmaya en çok kaynak ayıran sektör konumunda bulunmaktadır.

Burada göz ardı edilmemesi gereken iki önemli hususa dikkat edilmelidir ; bunlar :

a. Tohum maliyetinin toplam girdiler içinde ki payı oldukça düşüktür (örneğin sera domatesinde % 1,5 civarı),

b. Diğer girdi maliyetlerinin sabit kalmasına karşın sadece tercih edilen tohum sayesinde toplam hasılat çok fazla değişiklik gösterebilir (örneğin serada 1 dekar domates üretiminde hiçbir şey kazanamamak, 25.000.- TL kazanmak veya bu iki uç arasında bir hasılat elde etmek mümkündür).

Bu uğraşlar sayesinde elde edilen özellikli (örneğin verimli, belirli hastalıklara mukavim, soğuğa veya sıcağa dirençli, erkenci veya geççi, yağ oranı yüksek, vs…) f1 hibridler sayesinde tohum sektörü özellikle dünyada nüfusun çok hızlı arttığı 20 nci yy. ın ikinci yarısı boyunca insanların bol ve ucuz gıdaya kavuşmalarını sağlayabilmiştir.

Tohumculuk uğraşında uygun ana – babaları belirleme ile istenen f1 melezleri elde etme işlemine “ıslah çalışması”, yapan kişiye de “ıslahçı” ismi verilmektedir.

f 1 Hibrid – Melez tohumlar kısır mıdır?

Maalesef ülkemizde ulu orta dillerde dolaşan “f1 tohumlar kısırdır” söylemi tamamen yanlış ve de büyük bir yalandır ! bu iftiranın altında işin özünü bilmeyen geniş kitlelere korku salarak bilimsel gelişmelerin önüne bilinçli veya bilinçsiz set çekmek isteyen ufak ama yaygaracı bir grup insanın yarattığı bilgi kirliliği vardır ! Melezleme yolu ile geliştirilen f1 hibridler mutlaka kısır olur diye bir şey söz konusu değildir ; ancak istenirse bu özelliği sağlamak genetik olarak mümkündür. Örneğin eşek ile atın melezi olan katır, kısırdır ; ancak katırı alan da, satan da, üretimine aracı olan da bunun böyle olduğunu bilerek belirli özellikleri nedeni ile katırı tercih eder ve ahırına koyar ! f1 tohumlar içerisinde de örneğin çekirdeksiz karpuz doğal olarak kısırdır ve de tohumu olmadığı için de çocuk yani yeni meyve veremez ; bu karpuzları üreten de, yiyen de bunun böyle olduğunu bilir ! ancak çekirdek ayıklaması zor geliyorsa ve de canı kolaylık isterse bu kısır çeşidi bilinçli olarak satın alabilir.

Bu yöntemle belli bir amaca yönelik kısır bir çeşit geliştirildi diye ticari olarak satılan tüm f1 hibrid tohumlar kısırdır demek büyük bir yalandır. Örneğin domatesler de kısırlığın bir cazibesi bulunmamaktadır ; ancak ülkemizde piyasada satılan ve tüketilen domateslerin yüzde 99’a yakınının f1 hibrid olmasına karşın bu çeşitler kesinlikle kısır değildir ; bunu doğrulamak için yediğiniz domatesin içerisinden ayıracağınız çekirdekleri, kış sonrası, bahar aylarında toprağa ekerseniz yaza tekrar domates elde edeceğinizi göreceksiniz!

Canavar tohum var midir ?

Canavar Tohum, yakıştırması da aynen “Kısır Tohum” benzeri tamamen medyatik bir abartmadır. Yeryüzünde böyle bir tohum ne doğal olarak var olabilir ne de insanoğlu tarafından meydana getirilmiştir. Ülkemizde “Canavar Tohum” diye adlandırılan şey belki de “Terminatör Tohumlar” (= terminator seeds) diye tercüme
edebileceğimiz bir olgudur. Genetik mühendisliği ürünü olan Terminatör Tohumların bu teknolojide dünya lideri bir firma tarafından yapılabilirliği kanıtlanmış ise de aynı firmanın açık taahhüdü ile hiçbir durumda kullanılmayacağı dünya kamuoyuna duyurulmuştur. Bu ürünler ne Türkiye’ de ne de başka herhangi bir ülkede hiçbir zaman kullanılmamıştır. Ayrıca ileride değineceğimiz gibi ülkemizde GDO’ lu ya da aktarma genli bitkilerin (AGB) tarımı yapılmaz.

50

Hibrid – Melez f1 tohumlar insan ve çevre sağlığına açısından zararlı mıdır?

Kesinlikle HAYIR ! Belirli bir bitki türünde örneğin mısır, şekerpancarı veya domateste hibrid – melez tohumlar ile olmayanlar arasında genetik olarak hiçbir fark yoktur ; her ikisi de aynı genetik temele (yani aynı genlere ve gen sayısına) sahiptir. Dolayısı ile hibrid – melez tohumu ile organikçilerin yere göre sığdıramadıkları babaannelerinin domatesi (ki yukarıda açıklandığı gibi o da melez idi) arasında sahip oldukları genlerin niteliği ve sayıları itibari ile hiçbir fark bulunmamaktadır.

Hibrid – melez tohumlar ıslah edilirken genetik mühendisliği teknikleri kullanılmaz ve de bu tohumlar başka canlı türlerine ait gen taşımazlar. Bu aşamada hibrid – melez tohum kullanımı ile “bilinçsiz veya kontrolsuz tarım” uygulamalarını ayırmamız gerekiyor; kontrolsüz tarımda ölçüsüz, yoğun ilaç ve gübre uygulamaları, kültürel tedbirlere riayet etmeden üretim anlatılmaktadır; denilebilir ki yüksek oranda üretim artışı getiren hibrid – melez tohum kullanımı yoğun tarımı teşvik etmiyor mu ?

Hayır etmiyor ! “bilinçsiz tarım” karşıtı olarak AB ülkelerinde yaygınlaşmaya ve ülkemizde de sebze üretiminde kullanılmaya başlanan “iyi tarım uygulamaları”, yükselen çevre koruma bilinci ile her geçen gün daha fazla benimsenmekte ve burada hibrid – melez tohumlar kaçınılmaz olarak en önemli girdi olarak kullanılmaktadır; şöyle ki f1 hibrid – melez çeşitler ile kuramsal olarak her istenen özellikte çeşit geliştirmek mümkün olduğundan belirli hastalıklara dayanıklı yani ilaç gerektirmeyen, daha az su tüketen, daha az gübre gerektiren, vs… özellikte tam çevre dostu, veya daha fazla vitamin, daha fazla kanser düşmanı moleküller içeren insan sağlığına dost ürünler elde etmek mümkündür ve bu konular üzerinde tüm ıslahçılar şu anda yoğun olarak çalışmaktadırlar.

51

Transgenik - Aktarma genli tohum nedir?

Bilim adamları 20 nci yy. başlarından itibaren artan oranda buluşlar ile yaşamın sırlarını anlamaya giriştiler ; 1950 li yıllarda yönetici molekül DNA’nın sarmal yapısı ve içeriği belirlendi ve bilim tarihinde “moleküler biyoloji” olarak adlandırılan evre başladı; bu çalışmalar 1980 den itibaren mühendislik uygulamaları ile
harmanlanmaya başlanarak “genetik mühendisliği” bilim disiplini ortaya çıktı.

İlk aktarma genli ürün olan “uzun raf ömürlü domates” 1992 – 1996 yılları arasında gerekli izinleri alarak İngiltere’de piyasaya verildi. Günümüzde genetik mühendisliği değişik canlı türleri arasında laboratuar ortamında gen aktaracak, hatta canlı klonlayabilecek seviyelere ulaştı.

“Transgenik – Aktarma genli ” bitki (AGB), kendi bünyesine bir başka canlı türünden, gen mühendisliği yolu ile gen aktarılmış bitki demektir ; bir başka ifade ile “Genetik Olarak Değiştirilmiş Organizmalar = GDO’ lu bitkiler” de denilmektedir. Bu tanımda “bir başka canlı türünden” ifadesi var çünkü gen seviyesine inildiği zaman tavşanın ya da domatesin geni diye bir ayrım kalmamaktadır; tüm canlılardaki genetik yapı taşları aynı olmakla beraber, sadece içerik ve diziliş faklılıkları bulunmakta, dolayısı  ile hayvanlardan bitkilere veya tam tersine aktarmalar yapılması da gayet doğal değerlendirilmektedir.

Ülkemizde yürürlükte ki mevzuata göre hiçbir şekilde “aktarma genli – transgenik” tohumlukların ithaline ve ticaretine dolayısı ile bu tür bitkilerin yetiştirilmesine izin verilmemektedir.

52

Transgenik - Aktarma genli bitkilerin kanitlanmiş zararlari var midir?

Ilk yetiştirilmeye başlandıkları 1996 yılından bu yana, “Aktarma Genli Bitkilerin” (AGB) geleneksel yöntemler ile ıslah edilen bitkilerden farklı bir şekilde insan ve çevre sağlığı üzerinde beklenmeyen olumsuz bir etki yaptığı saptanmamıştır. Geçen 14 yılda ise AGB lerin dünya üzerinde ki ekilişleri sıfır seviyesinden inanılmaz bir artış ile 2008 yılı sonunda 125 milyon hektara ulaşmıştır.

Tarımda en çok kullanılan AGB’ li bitki türleri soya, mısır, pamuk ve kolzadır. Diğer yandan bu teknolojiye karşı olanlar tarafından çok daha az dillendirilmesine karşın “Genetik Mühendisliği” tarımın yanında her gün artan bir oranda sağlık alanında da ensülin, yeni nesil antibiyotikler, aşılar, vb. “biyoilaç” üretiminde kullanılmaktadır.

Madem AGB lerin zararları yok o zaman niçin bu kadar gürültü koparılıyor ?

Burada bilimsel kuşkuculuk yanında duygusal, kişisel, politik ve de ekonomik çıkarlar etkili olmakta ve bu tür haberler çarpıcı haber peşinde koşan basın tarafından da maalesef kolayca kullanılmaktadır.

Bizleri ilgilendirmesi gereken bilimsel kuşkuculuk açısından bakarsak:

1. İlk çekince, AGB geliştirme çalışmalarında kullanılan ve antibiyotiklere direnç sağlayan “işaret genleri” konusundadır. Ancak AB konseyinin hazırlattığı çok kapsamlı bir raporda bu endişenin bilimsel bir temelinin olamayacağı duyurulmuş ve gene de klinik tedavilerde kullanılan antibiyotik direnç genlerinin AGB geliştirme çalışmalarında kullanılmamasının istenmesinden sonra bunların kullanılması tamamen durdurulmuştur,

2. İkinci endişe AGB’ lere aktarılan genlerin ya da bu genlerin kodladığı proteinlerin insanlarda alerji yapabileceği veya toksik etkilerinin olabileceğidir. Gene AB’ nin bu konuda yaptırmış olduğu bir dizi araştırma sonucunda da AGB’ lerin insan sağlığı açısından klasik yöntemlerle elde edilen bitkilerden daha tehlikeli olmadığı ortaya konmuştur,

3. Üçüncü ve değerlendirilmesi en zor olanı ise AGB’ lerin çevresel etkileridir. Çevre üzerinde ki olası olumsuz etkilerin başında AGB’ lerin ekosistemde ki diğer canlılarla etkileşimidir. Örneğin bir zararlı böceğe karşı geliştirilen bitkiden beslenen diğer canlılar arasında bu bitkiden olumsuz etkilenebilecekler olamaz mı ?

Olabilir ancak günümüzde zararlılar ile mücadelede kullanılan zirai ilaçlar için de var olan bu durum bir olasılık değil ama % 100 gerçektir !

Diğer bir endişe ise AGB’ lerden gen kaçışı yoluyla biyoçeşitliliğin bozulmasıdır. Bunu engellemek için yapılması gereken AGB ile akraba türlerin bulunduğu ekosistemlerde AG olanların kesinlikle yetiştirilmemesidir. Ülkemiz gibi bazı türlerde zengin gen kaynaklarına sahip olan ülkelerde bu konuya dikkat edilmesi çok önemlidir!

53

Transgenik - Aktarma genli bitkilerin ülkemizdeki durumları nedir?

Ülkemiz, 2000 yılında üzerinde uzlaşılarak 2003 yılında yürürlüğe giren “Aktarma Genli Bitkilerin” (AGB) sınır ötesi taşınmalarını ve kullanımlarını düzenleyen “Cartagena Biyogüvenlik Protokolü” nü ilk imzalayan ülkelerden biri olmasına karşın sorumluların bilgi, beceri ve cesaret noksanlıklarından dolayı henüz kendi Biyogüvenlik Mevzuatını çıkaramamıştır. Yüce Meclise sunulan taslak ise esasta sadece yeni ve hantal bir bürokratik yapı kurulmasını hedefleyen, özünde ise çok hızla değişen bu teknolojiyi düzenlemekten çok uzak kalmış bir metin olup daha yasalaşmadan dünya gerçeklerinden kopuk ve uygulanamaz durumdadır.

Bu konuda yapılması gerekenler :

1. Acilen AGB’ ler konusunda gelişmiş dünya ölçeğinde yasal bir mevzuat ile gerekli kontrolleri yapabilecek uzman kadroların ve laboratuar alt yapılarının oluşturulması,

2. Ülkenin bu konuda ki orta ve uzun vadeli olası ihtiyaçlarını, hedeflerini belirleyecek bir ana (master) planlamasının yapılması,

3. Bu hedeflere uygun çalışmaların koordinasyon içerisinde yapılabilmesi için kamu araştırma kuruluşları, üniversiteler ve özel sektörün bir araya getirilmesidir.

Bu bağlamda Anadolu yarım adasının şimdilik dünya ölçeğinde geniş kabul gören AGB’ lerden soya, mısır, pamuk gibi türlerin ana vatanı olmaması büyük bir şanstır. Göz ardı edilmemesi gereken diğer bir olgu ise Brezilya, Çin ve Hindistan gibi yoğun nüfusa sahip hızla gelişmekte olan ülkelerin bu teknolojiye büyük yatırımlar yaptıkları ve bu durumun ülkemiz tarımını şimdiden rekabetçi ithalat fiyatları aracılığı ile ağır bir şekilde olumsuz etkilediği ve de artan bir şekilde etkileyeceğidir. Örneğin AG’ li pamuk üretimine 2002 yılında başlayan Hindistan’da 2007 yılında ekili pamuk alanlarının % 70’ i AG’ li pamuklara ayrılmış ve bu ülkeyi aynı yıl dış satımda dünya lideri konumuna yükseltmiştir. Ülkemizin ise aynı dönem içerisinde pamuk üretiminde sürekli geri giderek dünyanın en büyük pamuk ithalatçısı konumuna gelmiş olması acaba kötü bir tesadüf mü ?

Bizce bu konu en azından ciddi bir şekilde araştırılmaya değer.

Aktarma Genli Bitkilerin” (AGB) dünyada her geçen gün daha fazla kullanım alanı bulacağı kesin bir olgu iken, ülke olarak bu konu üzerinde yoğunlaşmaz ve de gerekli bilimsel alt yapıyı kuramaz isek yeni bir fırsat trenini daha kaçırmış olacağımız kesindir.

54

Transgenik veya Aktarma genli bitkiler olmasa ne olur ?

Evren ölçeğinde çok küçük ve sınırları belirli bir mekan olan dünyamızın gene belirli ve sınırlı bir canlı sayısını yaşatma kapasitesi var. 20 nci yy. başına kadar gezegenimizde insanlar, hayvanlar ve bitkiler arasında var olan olağanüstü denge sayesinde dünyamız varlığını yüzbinlerce yıldır ufak tefek doğal düzenlemeler ile olduğu gibi sürdürüyordu.

Ancak 20 nci yüzyılda insanoğlu artan bir hızla geliştirdiği teknoloji sayesinde dünyanın temel dengelerini yerinden oynatmaya başladı ; öyle ki günümüzde eğer isterse elinde ki atom bombalarını patlatarak gezegenimizde ki hayatı yok edebilecek güce bile sahip oldu ! Bu gücün faydalı tarafı olarak, belki de bu nedenle büyük bir savaş şansının artık kalmadığını ileri sürebiliriz ! Diğer yandan gene Tıp alanında ki ilerlemeler sayesinde bir yandan çocuk ölümlerini azaltırken diğer yandan ortalama insan ömrünü çok uzattı.

Bu ve benzer gelişmeler sonucu dünyanın nüfusu, hayvan, bitki ve tarıma elverişli toprak alanlarının azalması pahasına hızla arttı ve artmaya devam ediyor; üstelik insanların yaşam kalitesi de gittikçe artarak daha fazla tüketimi teşvik etmekte. Sonuçta her geçen gün, insan nüfusu hem daha hızlı çoğalıyor, hem de bireylerin istekleri artıyor !

Bu durumda, gelecek 20 yılda % 50 artacak olan bu nüfus nasıl beslenecek ?

Hem elimizde ki teknolojinin kontrolsüz kullanımı ile üreme dahil diğer tüm olumsuz parametreleri kontrol edemiyor, hem de iş gıda üretimine gelince teknoloji kullanmayalım diyoruz ; böyle bir çelişki olabilir mi ? Bazı bilim çevreleri ülkemizde ortalama ısının 2 derece artması ile bugün kullandığımız buğday çeşitlerinin büyük bir bölümünün kullanılamayacağını ileri sürüyorlar ; yani gerekli önlemler alınmaz ise, böyle gidersek yakında açlık sorunu ile karşılaşacağız diyorlar ! Bu nedenle ülkemiz hiç vakit kaybetmeden bu teknolojileri anlayabilecek, kullanabilecek ve geliştirebilecek bilimsel alt yapıyı kurmak, bazı felaket çığırtkanlarının insanları korkutmalarını engellemek zorundadır. Biyoteknoloji, Gen Mühendisliği ve Aktarma Genli bitkiler biz istesek de, istemesek de 21 nci yy. tarımına damgasını vuracaktır;

Türkiye için soru, bu geminin içinde mi yer alacağı, yoksa parasının yettiği kadar tarım ürünü satın alarak diğerlerinin müşterisi mi olacağıdır ?

Bu yeni teknolojilere karşı olanlar içerisinde AB’ nin yaklaşık 22 üyesi de bulunuyor; ancak bu ülkelerin koşulları ile ülkemizin koşulları çok farklı ! niçin karşı olduklarını çok iyi anlamak gerekiyor; örneğin Yunanistan karşı olsa ne olur, olmasa ne olur ? Fransa ise tamamen iç politika nedeniyle karşı, vs… sonuçta AB’ nin satacak başka teknolojik ürünleri dolayısı ile ürün alacak parası var ! AB bu konuda ki çalışmalara diğerlerinden önce başlamasına karşın politik yaygaralar sonucu bu treni kaçırmış durumda ancak Asya’ nın büyüyen devleri Çin ve Hindistan için durum tamamen farklı ve yoğun bir şekilde bu alanda çalışmaktalar; biz ise böyle gidersek, tam arada ve gelişmelere seyirci olarak kalacağız.

55

Tohum stratejik bir silah mıdır?

Tohum stratejik bir silah değildir. Günümüzde ülkeler arasında dolaylı veya doğrudan ticaret o kadar gelişti ki, bu yaklaşım her konuda artık çok demode ve gerçek dışı ; artık milli sermayeden, milli sanayiden bahsetmek çok gerçekçi değil ! Büyük Sermayenin veya sanayi gruplarının çıkarları yani pazarları neredeyse, her türlü teknolojik bilgiyi de beraberlerinde götürerek oraya gidiyorlar. Dolayısı ile herhangi bir ülke politik olarak akıllı davranıp bir yandan yabancı sermaye ve bilgiyi ülkesine çekebilir, diğer yandan bu bilgileri harmanlayabilecek bilimsel altyapı ile güçlü bir üretim altyapısını kurabilir ise, stratejik olarak adlandırılan bir çok konuda hiçbir tedarik sıkıntısı çekmez. Ülkemiz coğrafi konumu, ölçek büyüklüğü, beklentileri yüksek genç ve dinamik nüfusu ile hala önemli bir cazibe merkezidir.

Ülkemiz 30 sene öncesine göre tohumculuk konusunda dünyayı ve işini çok daha iyi bilen kadrolara ve de üretim altyapısına sahiptir ; artık en kötü ihtimal ile A ülkesinden olmaz ise B ülkesinden, rahatça gerekli girdileri tedarik edip üretimi sürdürecek alt yapıya sahibiz. Amerika, İran’a 20 sene ambargo uyguladı fakat bu sürede İran’da satılan tohumların yüzde 90’ı Amerikan malıydı ! Bu tohumlar İran’a Birleşik Arap Emirliklerinden kaçak yolla girdi ama bu durumu ne ülkeyi yöneten ve ABD’yi şeytan ilan eden Mollalar engelleyebildi, ne de fırsat bulabilse İran halkının kafasına atom bombası atmaktan çekinmeyecek olan ABD yönetimi !

Türkiye olarak birçok sektörde dışarıya bağımlıyız. Örneğin; Türkiye ilaç sanayinin yüzde 80’i dışarıya bağımlı ve yabancı sermayenin elinde ; bu durumda Türkiye’ye beşeri ilaç ambargosu uygulansa ne olur ? bu mümkün mü ? Savunma sanayimiz daha mı az stratejik ? ancak 20 senelik kararlı bir çalışma ile ülkemiz savaş gemisi yapabilen az sayıda ki ülke arasına girebildi !

Tohum konusunda da aynı şansa sahibiz yeter ki yasal altyapıyı hazırlayan ve kamu kaynaklarını yöneten idarecilerde bu irade oluşsun ve sektör planlı, programlı desteklensin.

56

Yabancılar gen kaynaklarımızı ele geçiriyor mu?

Ülkemiz bilim yapmayı üniversite açıp, mezun vermek sanıyor ! ne yazık ki vatandaşlarına ülkenin kaynaklarına, zenginliklerine sahip çıkma bilinci aşılanamamış bir ülke vatandaşıyız. Çoğunlukla akademik kariyer sahibi bir grup vatandaşımız “eyvah gen kaynaklarımız elden gidiyor” diye bağırarak felaket tellallığı yapıyor ancak sorunun kaynağına inemiyor ; kendilerine “elimizde ne var ?” diye soracak olsanız cevap almak mümkün değil !

Kitaplarımızın kimi 6.000, kimi 12.000 endemik (yurdumuza has) bitkiden bahsediyor ! Bu kadar sapma mümkün mü ? Hangisine, nasıl inanacağız ?

“Yabancılar Gen kaynaklarımı ele geçiriyor” diye bağırmakla adını koyamadığımız “gen kaynağını” korumak mümkün mü ? Ülke olarak zenginliğimizin farkında değilsek, adını koyamıyorsak, ona sahip çıkmak için bir şey yapmıyorsak, bu bizim zenginliğimiz diyebilir miyiz ? Bir şey korunmak isteniyorsa önce onu tanımak, sevmek, benimsemek, kullanmak, geliştirmek gereklidir ! Ülkemizde, dünya üzerinde ki BM desteği ile kurulmuş ilk gen bankaları bulunuyor, ama bu zenginliği değerlendiren araştırmacılarımız, bunları kullanan, bunlardan değer yaratan sanayicilerimiz yoksa, içerisinde işe yarar bir şey var veya yok demek şansımız dahi olabilir mi ?

21 nci yy. da dünya ne aradığını bilerek gezen insana çok küçük ! dolayısı ile gen kaynağı denen şeyi topla, tüfekle, dikenli telle, özellikle de lafla korumak imkanı maalesef yok ! korumak istiyorsan herkesten önce kullanacaksın ; sen kullanamıyorsan, hiç değilse kullanmak isteyen başkalarını engellemeyeceksin ki belki bu sayede ürünün nimetlerinden faydalanma şansın olabilsin.

Sahip çıkma bilincini geliştirip, bilimsel olarak gen kaynaklarımızı değerlendirmeğe başlamamız için diğer yapılması gereken şeyler ise;

a. Hindistanlıların gayet güzel başardıkları gibi, bilimsel alt yapıları ve sermayeleri güçlü çok uluslu şirketlere karşı ülkesinin ve halkının çıkarlarını savunabilecek nitelikte çevre ve uluslararası hukuk bilgisi olan uzman kadrolar yetiştirmek,

b. Ülkemizin bu konularda haklarını koruyacak yasal altyapısını uluslar arası standartlara getirmesi ve de bu çok hızlı gelişen teknolojilere ayak uyduracak şekilde güncel olarak yenilenmesidir.

Ö. Not: Maalesef ülkemiz bu son önerimizin tam aksine daha taslak aşamasında zaman aşımına uğramış, demode olmuş bir biyo güvenlik yasasını tam 10 senedir üzerinde çalışmasına (?) karşın henüz çıkartamamıştır.

57

Tohum sektörü ne bekliyor ?

* Ziraat Eğitimin niteliğinin yükseltilmesini, işe odaklı teknik eleman yetiştirilmesini bekliyor,

* Orta ve uzun vadeli hedefleri değişmeyecek açık ve ciddi bir tarım politikası bekliyor. Girdi sağladığımız ülke tarımının ne olacağı, tohum faaliyetinin nereye gideceği, kaç kişi istihdam edileceği, neyin üretileceği, nasıl satılacağı bilinmeden 15 – 20 sene sürecek ARGE yatırımları yapmak mümkün değil,

* Güvenir tarımsal veri tabanları yayınlanmasını bekliyor,

* Mutfakta devletin özel sektöre, yerli sermayeli şirketlere yardım etmesini, ARGE çalışmalarına doyurucu teşvikler vermesini bekliyor. Özellikle sebze konusunda kamu ARGE istasyonlarının kapatılıp, arazi ve imkanlarının özel sektöre devrini istiyor,

* Dünya ölçeğinde kabul görecek, hastalık testlerini yapabilecek laboratuarlar kurulmasını bekliyor,

* Bürokratik işlemlerin kolaylaştırılmasını, bu işlemlerin makul ölçülerde azaltılmasını, özel sektörün isteklerine hızla cevap verilmesini, yasada öngörülen yetki devirlerinin bir an önce planlanmasını istiyor.

ADMİNİSTRATİVE COUNCİL OF TURKİSH SEED INDUSTRY ASSOCİATİON

>>>